Barihudâ Hanımın Hidâyet Yolculuğu

0

“Allah, Kendisine Yönelene Hidâyet Eder”

İnsan, Cenâb-ı Hak’tan samimiyet ve ısrarla isterse, Allah ona cevap verir.

Barihudâ Tanrıkorur

İlk adı, Charmaine Angele Moo. Şimdiki ismi Şermin Barihuda Tanrıkorur. Ûdî bestekâr, yazar, merhum Cinuçen Tanrıkorur’un hanımı… 1946 yılında Jamaika’da doğdu. Üniversite eğitimi için Amerika’ya gitti. 1972-1975 yılları arasında Kaliforniya Eyâlet Üniversitesi’nde (Amerika) Güzel Sanatlar Bölümü’nün Heykeltıraşlık ve Tasarım kısmında yardımcı doçentlik yaptı. Daha sonra Türkiye’ye geldi. Sekiz yıl Konya’da yaşadı. Türkiye’de Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Bilkent ve Selçuk Üniversitelerinde İngiliz Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyeliği yaptı. 1984-2000 yılları arasında “Türk-İslâm Sanat Tarihi” üzerinde çalışarak “Mevlevî Mimarisi” adlı tez ile doktorasını tamamladı. 1995’ten beri İslâm Ansiklopedisi’ne Mevlevîhâne Mimarisi ve Mevlevîlik üzerinde maddeler yazmakta olan Barihuda Hanım, ayrıca üniversitelerin düzenlediği panel ve sempozyumlara katılarak tebliğler sunmaktadır. 2004-2005 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti’ni temsilen UNESCO’ya takdim edilmek üzere «kültür mirası dosyası»nın hazırlanmasında görevli 65 kişilik ekibin başında bulundu. Bu heyetin hazırladığı “Mevlevî Âyin-i Şerifi” adındaki bu dosya, UNESCO tarafından dünya şâhseseri seçildi.

Doğduğum Yer

Ben Jamaika’da 1946 yılında doğdum. Âilece hıristiyandık. Âilem doğudan gelmişler. Annem de, babam da aslen Çinli… Beş çocuklu bir âilenin tek kızıyım.

Jamaika, 1,5 milyon nüfuslu bir ada… Orta Amerika’da, Antilles (Antilya) adaları arasında, Karayip denizinin içinde… Bizler, tabiatın içinde yaşadığımız için Allâh’a olan inancımız çok kuvvetliydi. Çünkü yaşadığımız yerde çok sık bir şekilde kasırga, sel, deprem gibi tabiî felâketlerle karşı karşıyaydık. Her zaman toptan yok olma tehlikesi vardı. O yüzden burada yaşayan insanlar, pek çok ölümlere çok yakından şâhid oldukları için Allâh’a duâları ile ayakta duruyorlar. Bu felâketlerin sonunda, insanlarda kadere teslimiyet, şükür ve tefekkür duyguları gelişiyor ve oradaki insanlarla Allah arasında güçlü bir bağ oluşmasına sebep oluyor. Bu hâdiseler bize Allah için imkânsız bir şeyin olmadığını, Allah’ın kudretini ve insanlara merhametini, duânın gücünü, kısacası Allâh’a îmânı öğretiyordu.

Memleketim Jamaika, İngiliz sömürgesi altındaydı. Okulumuzda İngiliz tarihi ve edebiyatı dersleri vardı. Bütün hocalarımız İngiltere’den geliyordu. Ancak kreşten üniversiteye kadar bütün eğitim hayatım boyunca, İngiliz sömürgesi altında bulunmamıza rağmen kız ve erkek okulları birbirinden ayrıydı. Daha sonraki yıllarda Türkiye’ye geldiğimde, kız ve erkeklerin karışık bir şekilde eğitim görmeleri beni çok şaşırtmıştı.

Okul yıllarımda okuduğum şiirleri hatırlıyorum da, tevhid inancının izleri vardı içinde… Şimdi geriye doğru bakınca anlıyorum ki, içinde bulunduğum toplumun tabiatla haşır neşir olması, insanlardaki Allah’a bağlılık, çocukluk yıllarındaki tevhid izleri, âdeta beni İslâm’a hazırlamış. Hazırlamış diyorum, çünkü bulunduğum adada İslâm dininin adını bile duymamıştık. Çünkü memleketime İslâm’a dâvet eden hiç kimse gelmemiş. Câmi yok, hoca yok!.. 1973 yılına kadar İslâm’dan haberim yoktu.

Amerika ve Arayış Yıllarım

1973’te Amerika’ya Los Angeles’a gittim. En çok din arayışına yönelişim bu zamanlarda oldu.

Kendi kendime soru sormaya başladım: Amerika’da her şey var, ama insanlar neden huzursuz ve bir arayış içinde diye… İnsanlar, bilhassa üniversite gençliği maddî şeylerde huzur bulamayınca, mânevî şeylere yönelmişler; onlarda huzur arıyorlar.

Her türlü din hakkında bilgi topluyor, düşünüyordum. Âdeta mânevî bir süpermarkete döndüm. Bazen de beni ısrarla kendi mensup oldukları din ve mezheplere çekmeye çalışan insanlar peşime düşüyordu.

Herkes âdeta kendi dininin satıcısı olmuştu. Budistler geliyor, dinlerine dâvet ediyor. Hinduizm’in temsilcileri geliyor:

“-Bizim dinimiz daha güzel!..” diyor.

Hepsi bende mânevî bir istidat gördüklerini söylüyorlardı. Gerçekten küçüklüğümden beri ben de bazı fevkalâdelikler yaşıyordum. Mesela olacak bir hâdiseyi, 3-4 gün öncesinden rüyamda görüyor ve etrafımdakilere haber veriyordum. Bunu fark eden herkes yanıma yaklaşıyor ve beni kendi dinine dâvet ediyordu.

Peşime düşen insanlar ve iç dünyamda yaşadığım sıkıntılar, artık dayanılmaz bir noktaya gelmişti.

“-Ben bittim, artık!..” dedim ve bir odaya kapandım. Üç aydan fazla kimseyle görüşmedim. Durmadan Allâh’a yalvardım:

“-Allâh’ım!.. Kaderimde hangi dini benim için yazdıysan, hangisi benim için hayırlıysa, beni o dine ulaştır. Ve bunun için bana bir işâret göster. Burada bütün dinler var. Ama hangisi gerçekten doğru bilemiyorum. Kaderimde ne yazıldıysa bana açıkla ve o çizgiye teslim olayım!..”

Bir yandan da sürekli düşünüyordum.

“-Dünyaya niçin geldim? Allah benden ne istiyor? Dünyada ne yapmalıyım?”

Biliyordum ki, ilâhî irâde ile cüz’î irâdem aynı istikamette olursa, o zaman gerçek huzur ve selâmete ulaşacaktım. Bunda muvaffak kılması için Allah’a çok yalvardım.

İslâm’la İlk Tanışma – İşaretler

O sıralarda yukarıdaki komşuma bir zât geldi: Pir Vilâyet Han… Pakistanlı. O zaman ben üniversitede hocalık yapıyordum. Komşum beni çağırdı:

“-Sizi biriyle tanıştıracağım!..” dedi.

Komşum bir sûfîydi. Bir anda kendimi zikir toplantısının ortasında buldum:

“Lâ ilâhe illallâh, Mûsâ Rasûlullâh”, “Lâ ilâhe illallâh, İsâ Rasûlullâh”,“Lâ ilâhe illallâh, Muhammed Rasûlullâh” diye zikir yapılıyordu.

Ben bir taraftan da ilâhî bir işâret bekliyordum. Derken bir işâret geldi: Pir Vilâyet Han, benim kaybolmuş yüzüğümü buldu. Şaşırdım. Bunun aradığım işâret olduğunu düşündüm. O topluluğun içine girdim.

Pir Vilâyet Han, İngilizce’yi çok iyi biliyordu. Peygamberlerin hayatını, Hazret-i Mevlânâ’nın, Bayezid-i Bistâmî’nin, İbnü’l-Arabî’nin hayatlarını ve «Esmâü’l-Hüsnâ»yı hep ondan öğrendim. Onlar Çistiyye tarikatından gelen bir kola mensuptular. Kendilerinde zikir var, ama abdest-namaz ve itikad yoktu. Onların bâtıl bir tasavvuf akımı olduğunu 3 yıl sonra anladım. İlk başladığım zamanlar bilmiyordum, tabiî…

Şimdi anladığım kadarıyla bunlar Halvetiyye’nin bir kolu idiler ve onların pîri Hindistan’da yatıyordu. Bunlarda her peygambere iman vardı, ama son peygamber olan Hazret-i Muhammed’in şeriatını uygulamıyorlardı. Onlarla üç sene süren birlikteliğim, hep imtihanlarla geçti. Kalbî hazırlık safhasındaydım sanki… Onlardan kalb temizliğini, zikri, istiğfârı öğrendim. Şâyet onlardan bu tasavvufî temrinleri öğrenmeseydim, belki İslâm’ın itikad ve amelini anlamayabilirdim. Allah, âdeta onların eliyle kalbimi temizleyip, İslâm’a hazırlamıştı beni…

Çok ilginçtir, Pir Vilâyet Han’la ilk tanıştığım gün, apartmandan aşağı indim. Durakta otobüs bekliyordum ve esmer tenli bir adam bana doğru yaklaştı. Bu adamı daha önce hiç görmemiştim. İyice yanıma kadar yaklaştı ve:

“-Sen ya Müslümansın, ya da Budistsin!..” dedi.

Ben çekindim. Hiç tanımadığım birisi, yabancı bir erkek, bana niye böyle diyor ki, diye düşündüm içimden…

Adam:

“-Sen, yoksa o yukarıdaki pis ve yanlış yolda olanların yanında mısın?” diye sordu. Sonra da:

“-Gel, seni bizim evimize götüreyim, seni hanımımla tanıştırayım da sana salâtı (namaz kılmayı) öğretsin!..” dedi.

Fakat ben iyice şaşırdım ve korktum. İlk otobüse bindim ve oradan ayrıldım.

Çok gariptir, bir sene sonra aynı adamı tekrar gördüm. Bir parkta otururken, bu adam da parkın bir kapısından girdi ve önümde namaz kılmaya başladı. Secdeye vardı. O adamın yaptığı hareketlerin namaz kılmak olduğunu, ancak müslüman olduktan sonra öğrendim. Sonra elini açtı ve benim duyacağım şekilde -belki de bana duyurmak için- yüksek sesle duâ etmeye başladı:

“-Allah’ım, bu kız çok temiz bir kız!.. Ne olur, doğru yola ulaştır!.. Bu insanlardan onu kurtar!.. Doğru yolu bulsun!..” dedi.

Her yerde hidâyete götüren işâretler ortaya çıkıyordu. Allah Teâlâ, âdeta bana, sırayla bu insanları gönderiyordu, kendisine yaklaşmam için… Hani âyet-i kerîmede, “Allah kendisine yönelene hidâyet eder…” (er-Ra’d, 27) buyruluyor ya… Ben, Allah’tan bunu istemiştim, O da sebeplerini yaratıyordu.

Çile Devri

Tam bir çile devri dolduruyordum. İçinde bulunduğum tarikatın şeyhi Pir Vilâyet Han, bana bir gün:

“-Sen, bizden değilsin!.. Senin mânevî âilen çok uzaklarda!.. Sen burada garipsin. Sen bu dünyaya garip geldin. Doğduğun yerde de seni kimse anlamadı. Şimdi etrafındakiler de seni anlamıyor. İnşâallah duâ edelim, er-geç mânevî âileni bulacaksın. Biz senin son durağın değil, başlangıç durağınız. Mâneviyat dünyanın ilk basamağıyız. Ama bizim yanımızda kalabilirsin. Bu, yalnız başına kalmaktan daha iyidir. Merak etme, bir gün gerçekten mânevî âileni bulacaksın; görünce de onları tanıyacaksın!..” dedi.

Onların yanında çok hizmet ettim.

* * *

Pir Vilâyet Han’la birlikte, 1975 yılında Fransa sınırında Alp Dağlarında Chamoni (Şamani) denilen bir yerde inzivaya çekildik. Çile ve riyâzet dönemi altı hafta sürdü. Herkesin küçük, ayrı ayrı çadırları vardı. Her sabah kalkar, kendi kendimize zikir yapardık. Kimse, kimseyle konuşmazdı. Ayrıca her gün oruç tutardık.

Bir gün onlarla birlikte Alp dağlarında kampa çekildiğimizde, şeyhime müracaat ettim ve:

“-Benim soyadım Moo; ama bana seslendiklerinde «Hû!..», «Hû!..» gibi geliyor. Bu zikri duyunca da, dünyadan sıyrılmak istiyorum. Sanki ben, öbür dünyaya doğru çağrılıyormuşum gibi hissediyordum. Artık dayanamıyorum, bana bir isim verin!..” dedim.

Şeyhim yanıma geldi ve:

“-Öyleyse ismin «Bari» olsun!..” dedi.

Bir şeyler daha söyledi, fakat gerisini anlamadım.(1) Böylece beni rahatsız eden “Moo” şeklindeki soyadımdan da kurtulmuştum.

Esrarlı Bir Rüya

Riyâzâtımızın beşinci haftasında bir rüya gördüm. Bu rüya için, hayatımı değiştiren, beni İslâm’la buluşturan bir rüya diyebiliriz. Rüyamda bir ses duyuyordum. Parmağımdaki yüzüğüm kastedilerek:

“-O yüzüğü Davud’a ver. Konya’da içine «Lâilâhe illallâh» yazdırsın!..” deniyordu.

Davud Bellak, o kampta aşçılık yapan bir Amerikalı idi. Uyandım.

“-Bu ne garip bir rüya!..” dedim. “O adamı tanımam ki, nasıl gidip yanına böyle bir şey söyleyeceğim şimdi!..”

Yemeğin ardından Davud’un yanına gittim ve:

“-Konuşabilir miyiz?” dedim.

Şaşkınlıkla:

“-Tamam.” dedi.

“-Ben bir rüya gördüm. Sanırım seninle alâkalı…” dedim ve rüyamı anlattım. Birden yüzü değişti.

“-Altı haftadır buradayım ve ben niye buraya geldim, diye düşünüyor; bir işâret bekliyorum. Demek ki, ben, senin için buraya gelmişim.” diyerek anlatmaya devam etti:

“-Ben geçen sene Konya’da şeyhimin yanındayken bir rüya görmüştüm. Rüyamda, bu Alp dağlarında her tarafı karlar bürümüştü. Dağda, uzun beyaz elbiseli, uzun saçlı bir kadın vardı. «Bana yardım et!.. Bana yardım et!..» diye beni çağırıyordu. Rüyamı, hizmetinde bulunduğum Süleyman Efendi’ye anlattım. Şeyhim Süleyman Efendi:

«-O seni çağıran Fahrünnisâ Hatun’dur.»(2) dedi. Sonra devamla:

«-O’nun rûhu, batıdaki kadınlarda doğuyor. Sen onlardan birine yardım edeceksin ve hidâyetine vesile olacaksın…» diyerek size işâret etmiş demek ki… Ben Konya’dan dönünce Norveç’te çalışmaya başladım. Bir reklam kağıdı geldi. Üzerinde Chamonix-Alp dağlarının resmi vardı. İçimden, işte rüyamda gördüğüm dağlar dedim ve bir işâret olduğunu düşünerek reklamdaki o işi kabul ettim. Şimdi verin yüzüğünüzü, seve seve «Lâilâhe illallâh» yazdırayım. Onu, Konya’ya bizzat götürürüm.” dedi.

Ben de yüzüğümü çıkarıp kendisine verdim. Kamp bitti. Oradan ayrıldık. Sonra Davud’la mektuplaşmaya başladık. Kendisine yüzüğümü soruyordum hep; o da henüz Konya’ya gitmediğini söylüyordu.

Kozmik Mukabele Âyini

O sıralar ben de çok meşguldüm. Pir Vilâyet Han’la beraber hazırlamış olduğumuz, büyük dinlerin arasındaki münasebeti anlatan ve Peygamberlerin hayatlarından çeşitli bölümler bulunan bir âyin Newyork’ta gösterilecekti. Ben de bu âyinin tasarım ve dekorunu düzenlemeden sorumluydum.

Bu “kozmik mukabele” sahnelendiği esnada, hayatımda ilk defa bir ezân duydum. Hem de Newyork’ta… Sudanlı Hamzaddin, hâfız idi ve harika bir ezân okudu. Çok etkilenmiştim.

İlginç olan bir şey daha var, bu “kozmik mukabele”de oynayan kimseler gerçek birer oyuncu değil, hepsi birer müriddi. Amaç, Allâh’ın bütün zamanlara peygamberler göndererek insanları kendisine dâvet ettiğini göstermekti. Her bir mürid, temsil ettiği peygamberin (!) hayatını öğrenmek ve hissetmek için böyle bir işe girmişti. Ama yaptığımız iş, din bakımından çok büyük bir cür’et ve hataymış, bunu da sonradan öğrendik.

Arayış, Arayış…

Sonra Boston’a gittim. Orada Harvard Üniversitesi’nde bir seminere katıldım. Bir profesör, sancısız doğumu anlatıyordu. Elimi kaldırdım ve söz istedim:

“-Siz hep maddî doğumdan bahsediyorsunuz, peki mânevî doğum sancısız olur mu?” dedim. Profesör, nâzik bir ifadeyle:

“-Hanımefendi, sizinle biraz sonra görüşebilir miyiz?” deyince, arka tarafa geçtim ve seminerin bitmesini bekledim.

Profesör yanıma geldi ve:

“-Kızım, sen ölmeden önce ölmeye gidiyorsun!.. Senin çok büyük bir zâta ihtiyacın var. Benim mürşidim Hindistan’da… İstersen sana onun adresini verebilirim. Çünkü sen mânevî, özel bir dönemden geçiyorsun. Bu dönemi, bir mürşid-i kâmilin huzurunda geçirmelisin. En azından bu ölüm devresinden çıkana kadar!.. Ayrıca kesinlikle Batı toplumundan ve Amerika’dan dışarıya çıkmalısın. Bu dönemi burada atlatamazsın, burada kalırsan sana kimse yardım edemez!..” dedi.

Hayatımın her safhasında birileri geliyor ve beni bir şeylere dâvet ediyordu. İlk olarak anlattığım parkta namaz kılan ıraklı adam, sonra Davud Bellak, şimdi de bu profesör… Sanki Allah beni bir şeylere hazırlıyordu. Ben de çilemi tamamlıyordum.

Bu ikazlar ve insanlar, sanki bana:

“-Artık aklını kullan da, doğru yolu bul!..” diyorlardı.

1-Yıllar sonra tanıştığım Konya’daki şeyhim, ismimin “Bâri” olduğunu öğrenince, onu “Barihudâ” olarak değiştirdi. Çünkü Barihudâ, Allâh’ın (husûsî olarak) hidâyet verdiği kimse demekmiş.

2 -Fahrünnisâ Hatun, Mevlânâ Hazretleri’nin en büyük hanım müridiymiş.

“Mevlânâ Kapısında”

Anneannemin Kabri

Yaşadığım ve bir türlü tatmin olamadığım bu arayışlar beni yormuştu. Uzun yıllardır memleketime, Jamaika’ya gitmemiştim. En kısa zamanda toparlandım ve anne-babamın yanına gittim.

Bu arada garip şeyler üst üste gelmeye devam ediyordu. Ben bir yaşındayken vefat eden anneannemin kabrini, bu gidişimde bulmuştum. Bunu anneme söylediğimde, bana şöyle dedi:

“-Onun ölüm haberini, bize, sen vermiştin. O, memleketinden kalkıp bizim yanımıza gelecekti. O gece sen, ağlamaya başladın. Öyle çok ağladın ki, ne yapacağımızı bilemez hâle gelmiştik. Herkesi başına toplamıştın. Sonra öğrendik ki, tam senin hüngür hüngür ağladığın saatlerde annem vefat etmiş. Annem, çok büyük bir hanımmış. Köyde herkes dertlerini ona anlatır, o da herkesin derdine derman olurmuş. Mânevî yönü de varmış. Herkes ona saygı gösterirmiş.”

Annemden bunları ilk defa duymuş ve biraz daha hayret içinde kalmıştım. Onun mezarının başına gittim. Binlerce «kelime-i tevhid» getirdim.

“Hemen Los Angeles’a Dön!..”

Sonra Jamaika’da bir rüya daha gördüm. Yine bir ses, bana:

“-Sen, anne-babanla vedalaş!.. Los Angeles’a dön. 23 Nisan’da orada olman lâzım!..”

Rüyamda kaplumbağalar, gökyüzünde yüzüyorlardı. Uyandım. Âileme bir şey demeden onlarla vedâlaştım. Los Angeles’a döndüm. Küçük bir yer kiraladım. Çünkü Los Angeles’tan ayrılırken her şeyimi toplamış, işimi bırakmış, öyle gitmiştim. Şimdi her şeye tekrar baştan başlıyordum. Ve beklemeye başladım. “Ben şimdi buraya niye geldim?” diye düşünürken, Davud Bellak’tan bir mektup aldım. Davud, “Konya’ya vardım. Şeyhime hizmet ediyorum. Ona odun taşıyorum…” diye anlatıyor, bu hâlinden de şikâyet ediyordu.

Ben de, onu tesellî ediyor, Yunus Emre’nin hayatını bilmeden, “Ne kadar şanslısın, mürşidini bulmuş, ona hizmet ediyorsun!..” diye Davud’a mektup yazıyordum. Sonra yüzüğümü sordum. O da yüzüğü “Lâilâhe illallâh” yazılmak üzere kuyumcuya verdiğini söyledi.

Davud, gönderdiği bu mektupta, bir de Konya’dan Los Angeles’a gelecek olan bir Mevlevî şeyhinden ve onların Los Angeles’ta icrâ edecekleri ilk semâ âyininden bahsetmiş ve sonra da:

“-Aman 23 Nisan’da Los Angeles’ta bulun da seni şeyh efendi ile tanıştırayım!.. Ben de şeyhimle birlikte geleceğim ve senin yüzüğünü de getireceğim.” diye eklemişti.

İşte beklediğim mesaj buydu. Rüyamda haber verilen ve günlerdir ne olduğunu merak ettiğim işâret!..

Hidâyetin Bedeli…

Ben uzunca bir iç seyahat yapmıştım, oturduğum yerde… Yaptığım duâlarla, okuduğum kitaplarla, tanıştığım insanlarla iç dünyamda kilometrelerce yol kat etmiştim. İnsanın, hakikati ararken aslında gitmesi gereken yerdeydim; uzaklarda değil, gönül âlemimde… Böyle bir seyahat için diyar diyar gezmeye gerek yoktu, sadece bir rehbere ihtiyaç vardı. Bu yüzden:

“-Allah’ım, ben hiçbir yere gitmeyeceğim, burada oturacağım. Sen benim mürşidimi buraya gönder!..” diye duâ etmiştim.(1)

Halbuki bazı arkadaşlarım, ihtiyaçları olan rehberi bulmak için Afganistan’a, Pakistan’a… gitmişlerdi.

Bu da samimi olarak ve ısrarla yapılan duâların ne kadar tesirli olduğunu gösteriyor.

Bir de benim câhilliğimi gösteriyor. Ne kadar cehâlet içindeymişim ki, herşeyi ayağıma istiyormuşum. Allah’a şart koşulur mu? Halbuki Allah, en iyisini bilir ve en güzel şekilde herşeyi gerçekleştirir. O’ndan hayırlısını isteyip gerekli ortam ve şartları O’na bırakmalıydım. İnsan, yaşamadan birşey anlamıyor.

Siz, röportaja başlarken hidâyet mâceramı anlatmamı istediniz. Önemli olan “Lâilâhe illallâh” deyip istikamet üzerine olabilmek… Allâh’a teslim olmak… Nefisle büyük bir cihada azmedebilmek… Sadece “Lâilâhe illallâh” deyip sonra da müslümanca yaşamamanın hiçbir faydası yok!.

* * *

Neyse, 23 Nisan’da bu Süleyman Dede Efendi ve Davud geldi. Ben de onları Los Angeles’a dâvet edip karşılayan kimselerin arasına girmiştim. Onu dâvet eden kişiler bana:

“-Sen bu gelen şeyh efendiyi nereden tanıyorsun ki?” diye sordular.

Ben de:

“-Bana mektup geldi. Beni de dâvet ettiler.” dedim.

Onlar:

“-Nasıl olur, onu buraya biz dâvet ettik.” dediler ve beni bir kenara doğru ittirdiler.

Süleyman Dede, uçaktan indi. Meğer daha önce Davud, Süleyman Dede’ye benim fotoğrafımı göstermiş ve kısaca başımdan geçenleri de anlatmış. Konuşurlarken Süleyman Dede, fotoğrafa bakmış, alnıma bir çarpı işareti koymuş ve:

“-Hazret-i Cebrail, bu kıza zaman zaman bazı haberler veriyor.” demiş. Tabiî, benim bunlardan çok sonradan haberim oldu.

* * *

Dînî konularda bilgi sahibi insanların sayısı bile bu kadar azken, benim başımdan geçen bazı olayları ve bazı tasavvufî incelikleri herkesin yeterince anlamasını beklememek gerektiğini düşünüyorum.

Gerçekten bazı olaylar var ki, inanç taşımayan kimselerin kabullenmesi, inanması çok zor!.. Onun için bunlar anlatılmaz, sadece hissedilir, yaşanır. Bu yüzden herkesin kendi iç yolculuğunu yaşaması lâzım!..

Süleyman Dede ile Tanışma

Havaalanında ben kalabalıktan biraz ayrılmıştım. Davud ve Süleyman Dede uzaktan göründüler. Davud, “İşte anlattığım kimse!..” der gibi eliyle beni gösterdi. Süleyman Dede, bana Türkçe olarak:

“-Kızım, bana su getirir misin?” dedi.

Türkçe bilmediğim hâlde, ne demek istediğini anladım. Bir bardak su getirdim.

“-Kızım, akşam bizim tekkeye gel!..” dedi.

Akşam dedikleri yere gittim. Orada yeni müslüman olmuş pek çok kimse vardı. Süleyman Dede, hepsiyle tek tek ilgilendi. Hatta bir Meksikalı genç vardı, yeni hidâyete ulaşmış. Konya’ya götürüp onu yetiştirmiş ve tekrar Meksika’ya göndermişti. Beni görünce:

“-Sen Hazret-i Mevlânâ’dan mesajlar alıyorsun ve rüyaların bu mesajlara rehberlik ediyor. Ama senin bu dünyada bir rehbere ihtiyacın var. Kızım, ismin ne?” dedi.

“-Bari…” dedim.

“-Bundan sonra, «Barihuda» olsun. Şimdi benden ne istiyorsun?” diye sordu.

“-Aramızda Hazret-i Şems ve Hazret-i Mevlânâ gibi bir münâsebet (ilişki) istiyorum. Sizin Hazret-i Şems olup beni bir Mevlânâ hâline getirmenizi istiyorum.” dedim.

“-O gün de gelecek… Bazen ben Hazret-i Şems gibi olacağım, bazen de sen!..” dedi.

Büyük laflar… Ne kadar çok câhilmişim, haddimi bilmeden neler söylemişim. Şimdi bile garibime gidiyor. Ben sorular soruyordum, o da Mesnevî’nin İngilizceye çevrilmiş Reynold Nicholson’un tercümesi veya şerhinden bazı yerleri bana gösteriyor:

“-Oku!..” diyordu.

Bir gün ona:

“-İngilizce bilmeden o hanımla nasıl anlaştınız?” diye sormuşlar. Cevâben:

“-Kalpten kalbe yol vardır.” demiş.

Gerçekten, neyi sorsam, bana kitaptan yerini gösterirdi. Gösterdiği o bölümü okur ve cevabımı almış olurdum. Tekkede sohbetler yapılmaya başlamıştı. Sohbeti, Türkçe’den İngilizce’ye çevirmek üzere bir tercüman getirdiler.

Gelen kimdi biliyor musunuz?! Yıllar önce, bana o bozuk tarikattan uzak durmamı söyleyen, parkta namaz kılan ve benim doğru yolu bulmam için duâ eden Iraklı!.. Adam, beni orada görünce neredeyse kalp krizi geçirecekti. Dedenin elini minnetle öpmekte ve bir yandan da şöyle demekteydi:

“-Ah dede, ne kadar iyi etmişsiniz, bu kızı evlat edinmekle… Ne kadar duâ ettim, bu kız doğru yolu bulsun diye…”

Üç sene sonra karşılaşmamız, hem de böyle bir yerde karşı karşıya gelmemiz çok garipti.

Süleyman Dede, o sohbette peygamberlerden bahsetti. Her zaman bir peygamber geldiğini, peygamberlerin hükmünün kendi zamanları için geçerli olduğunu, eğer onların devrinde yaşasaydık, onlara tâbî olmamızın gerekli olduğunu, şimdi ise son peygamberin gönderilmiş bulunması sebebiyle sadece ona tâbî olunmasının zarurî olduğunu söyledi. Sohbette Yahudi ve Hıristiyanlar da vardı. Hepimizin rahatça anlayacağı ve kabulleneceği şekilde, bu gerçekleri uzun uzun izah etti.

“Feyz” meselesini bilirsiniz. Dede, eskiden Konya Mevlânâ Dergâhı’nın imâretinde aşçıymış. Yemek yaparak insanlara şifâ dağıtırmış. Los Angeles’a gelir gelmez de kıyma aldırmış, kendi elleriyle köfte yapmıştı. Sohbete katılan çoluk-çocuk herkese bu köftelerden ikram etti. Dinleyicileri arasından bazılarına işaret ederek:

“-Bu, feyzi aldı.” diyordu.

Bazı çocuklara yemekten önce el yıkamasını öğretti.

“-Buralarda İslâm’ı öğretecek bir hocaya çok ihtiyaç var. Bu insanlar temiz, ama yol gösterecek kimse yok!..” dedi.

Benimle biraz hasbihal ettikten sonra:

“-Kızım, senin kafanı bâtıl düşüncelerle çorbaya çevirmişler. Aslında her şey çok kolay… Sen müslüman ol, her şey temizlenecek ve her şey kolayca anlaşılacak!..” dedi ve bana kelime-i şehâdeti telkin etti.

Müslüman Oldum, Elhamdülilâh!..

Huzurunda kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldum, elhamdülillâh!.. Sonra bana:

“-Kızım, şimdi İslâmiyet’i öğrenmek için bir müslüman memleketine gitmen lâzım… Burada doğru hoca bulamazsın. Ben Konyalı olduğum için seni Konya’ya dâvet ediyorum. Buyur gel, misafirim ol!.. İstersen başka İslâm ülkelerine de gidebilirsin. Fakat burada kalırsan bir şey öğrenemezsin. Bazen özel konularda görüşmen gereken hanım hocalara ihtiyacın olur, burada hocalar hep erkek!.. Sen, müslüman hanımlarla tanışıp onlardan öğrenmelisin.” dedi.

Gerçekten ben, Konya’ya gelene kadar hiç müslüman bir hanımla tanışmamıştım.

Sonra yine sözlerine devam etti:

“-Hem geldiğinde Konya’da Mevlânâ hazretlerini ziyaret eder, duâ ederiz. Onun hürmetine inşaallâh kapalı kapılar da açılır.”

Bu sohbeti müteakip Süleyman Dede, iki buçuk hafta Amerika’da kaldı. O zaman zarfında pek çok kimseyle birlikte çeşitli şehirlerden 11 kızı da Konya’ya dâvet etmişti. Ben, bütün bunları Konya’ya vardıktan sonra öğrendim.

Türkiye’ye Dâvet

Süleyman Dede, beni dâvet etmişti; ancak içimde bir huzursuzluk ve tereddüt vardı. O sıralar rüyamda Hazret-i Meryem’i gördüm, o da beni “Gel, gel!..” diye dâvet etti. Meğer onun kabri de Türkiye’deymiş. Daha sonraki zamanlarda rüyamda beni dâvet eden başka evliyâullâhı da gördüm. Öğrendim ki, onların da kabirleri Türkiye’deymiş.

Gitsem nasıl olacak diye düşünüyordum. Ama o zamana kadar Türkler hakkında hep olumsuz şeyler duymuştum. Türkler vahşî ve barbar insanlarmış. Osmanlı, şöyleymiş-böyleymiş. Elime bir harita aldım ve onda Türkiye’yi çok zor buldum. İçimden ne zaman, “Sonra giderim!..” desem, başıma bir kaza geliyordu.

Bu bunalımlar içindeyken, San Fransisko’ya gittim. Orada Kudüs’ten gelen bir Rifâî şeyhine uğradım. Kapıdan girer girmez, şeyh kalktı ve:

“-Sen Konya’ya dâvet edildin ve gitmiyorsun!.. 25 Temmuz’a kadar gideceksin. Ben de orada olacağım.” diye azarladı.

Anladım ki, benim için yollar Türkiye’den geçiyor. Ama hâlâ bir türlü kendimi ikna edemiyordum.

Mevlânâ’nın Kapısında

İkamet ettiğim şehre dönerken, üstü açık bir arabaya binmiştim. Bir yandan da, “Gitsem, orada kimi tanırım, lisân bilmiyorum, yer bilmiyorum. Ne yaparım ben tek başıma..” diye düşünüyordum. Başımı yana eğmiş yatıyordum. Birden arabanın açılıp kapanan tavanı havalandı, uçup gitti. Arabanın arkasında yola savruldu. Eğer başım yatık vaziyette değil de dik olsaydı, kesinlikle kafam da kopup savrulacaktı. Bu, bir ikazdı.

“-Tamam Allah’ım, gidiyorum!..” dedim.

İkinci defa Amerika’daki herşeyimi sattım. Biletimi aldım. Dönüşümün ne zaman olduğu belli olmadığı için açık bilet aldım. Uçağa binip Türkiye’ye geldim. Davud da Temmuza kadar Türkiye’de olacaktı. O bana yardım eder diye düşündüm. Davud bana, Konya’da Mevlânâ türbesinin karşısındaki bir halıcının adresini vermiş ve:

“-O sana yardım eder.” demişti. Amerika’dan İstanbul’a, İstanbul’dan da otobüsle Konya’ya geldim. Yıl, 1976 idi. Konya’ya vardım, adresi buldum.

“-Süleyman Dede, Ilgın’a, kaplıcalara gitti.” dediler.

Davud da yoktu. Şaşkındım. İçimden, Hazret-i Mevlânâ beni çağırdıysa, ben de ona giderim, dedim. Gittim. Kapıdan içeri girer girmez, türbedâr Ömer Efendi beni gördü ve:

“-Gel, gel!.. Kızım geldi!..” diye bana doğru yaklaştı. Ben de onun yanına gittim. Hazret-i Mevlânâ’nın tam önündeydik. Elini açtı, gülbank çekti ve duâ etti. Sonra bana dönerek:

“-Bütün bunlar vâsıta!.. Sen yarın yıkan, gel!..” dedi ve bana işaretlerle gusül abdestini öğretti. Bana, erkenden gelmemi ve geldiğimde kapıyı tıklatmamı tembihledi.

Târif ettiği üzere yıkandım ve ertesi sabah erkenden gittim. Beni girilmesi yasak olan bütün bölümlere soktu, türbenin her tarafını gezdirdi. Hazret-i Mevlânâ’nın kabrinin dibine kadar yaklaştırdı.

“-Çök!..” dedi, oturdum ve sandukanın örtüsünü öptüm. Başımı kaldırdığımda yukarıdaki kandile kafam çarptı.

“-Akıllan, uyan!..” diye bir ses duydum ve mânevî terbiyem böylece başlamış oldu.

Her gün besmele çekiyor ve Mesnevî’den bir bölüm seçerek okuyordum. Oradaki hocalar bana İslâm’la ilgili herşeyi öğretiyorlardı, hatta cenâze yıkamaya varıncaya kadar… Çünkü Amerika’ya dönecek ve orada hizmet edecektim. Onlar böyle dedikçe, hep:

“-Allah bilir!..” diyordum.

Konya’da Sekiz Yıl

Şimdi Süleyman Dede ile karşılaştığım için çok şükrediyorum. Eğer beni müslüman bir memlekete dâvet etmemiş olsaydı, İslâm’ın yaşanmadığı bir ülkede o ilk çile yıllarımı atlatamazdım. Amerika’da olsaydım, beni koruyan bir toplum olmayacaktı.

Burada bir çocuk, ilk doğduğu andan itibaren müslüman bir çevrede büyüyüp yetişiyor. Ben ise, bambaşka bir toplumda doğmuştum. Herşeye en başından başladım: elimi yıkamak, abdest almak, çamaşır temizlemek (şartlamak) vb… Yirmi dokuz yaşımdaydım, ama âdeta yeni doğmuş birisi gibiydim. Bana Süleyman Dede’nin âilesi, Ferişte Teyze her şeyi öğretti. Bizi hamama götürdü, temizliği ve guslü öğretti.

Süleyman Dede, yeni müslüman olan erkeklerle bizzat ilgilenir, onlara ilk anda gerekli olan herşeyi, en ince teferruatına kadar öğretir; sonra da Kur’ân-ı Kerîm okumasını, akaid, hadis ve ilmihâlini iyice öğrenmesi için bir hocaya teslim ederdi. Böylece onlar akıllarına takılacak her şeyi sorup İslâm hakkında daha geniş bilgi sahibi olabilirlerdi.

1976 yılında, Konya’da olmak çok zordu. Halk o zaman çok daha muhafazakârdı. Orada Selçuk Üniversitesi de henüz açılmamıştı. Benim hakkımda:

“-Bu kız, burada tek başına ne yapıyor?” diyorlardı.

Hatta bazıları benim bir casus olduğumu düşünüp beni sağa-sola şikâyet etmişlerdi. Şeyh, müridinin mânevî babası oluyor ya, Süleyman Dede de:

“-Bu kız evlenene kadar, ondan ben sorumluyum!..” der ve bu tür insanlara karşı hep beni himaye ederdi. Hatta zaman zaman bana da:

“-Eğer ben vefat ettiğimde sen hâlâ bekâr kalmış olursan, babanın evine döneceksin!.. Burada tek başınasın. Yeni müslüman olmuşsun. Kalbin temizlenmiş, arınmış. Şimdi kim sana ne söylerse inanıyorsun. Toplumu, gerektiği gibi tanımıyorsun.” diye tembih ederdi.

Konya’ya ilk geldiğimde bir müddet otelde kaldım. Daha sonra dul bir hanımla kızının yanında vakit geçirdim. Daha sonra yatılı bir Kur’ân kursunda, küçücük çocuklarla beraber kaldım. Ama hâlâ Türkçe bilmiyordum. Bu yüzden çok zorluklar çektim. Bazen üstü akan, kerpiç evlerde gecelediğim oldu.

Nihayetinde hepsi Allah rızâsı içindi. Tam 8 sene Konya’da kaldım ve sonunda evleneceğim kişiyle tanıştım.

Her Gün Bir İncelik, Bir Güzellik

Nicholson’un 6 ciltlik Mesnevî tercümesini yanımdan hiç ayırmıyordum. Her sabah kalkınca tefe’ül yapıyordum. Yani rastgele bir bölümünü açıyor, okuyor ve:

“-Bakalım, bu gün bana Mevlânâ ne diyor?” diye kendime ders çıkarıyordum.

Yeni müslüman olan bir hanımın en büyük problemi, bütün zorluklarla tek başına boğuşmasıdır. Ancak müslüman bir âile veya müslüman bir çevre içinde olunca, bu dertler büyük oranda azalıyor. Aynı Peygamber Efendimiz’in ashâb-ı kirama en basitinden en önemlisine kadar her merhalede her şeyi öğretmesi gibi, müslüman bir çevre de insana her konuda büyük bir lütuf oluyor.

Konya’da geçirdiğim ilk Ramazan ayını hiç unutamam. Çevremizdeki komşular:

“-Bu kız, bizim memleketimizde misafir. Biz, ondan sorumluyuz!..” derler ve gönlümü almaya çalışırlardı.

Bir yandan da:

“-Sen, burada ilim öğreniyorsun. Eğer gurbet elde ölürsen, şehit sayılırsın!..” diyerek sürekli teşvik ederlerdi.

Ramazan ayında zengini-fakiri, hepsi nesi var, nesi yok bizimle paylaşırdı. Peygamber Efendimiz’in “komşuluk” hakkındaki hadis-i şeriflerini âdeta yaşayarak öğrettiler bana… Çocuklarını sallarken, uyuturken “Huuu!.. Huuu!..” diye ninni söylerlerdi. Bunların hepsi benim için çok güzel birer örnekti.

Ali Kemal Belviranlı hocaya sık sık giderdim. İngilizce bildiği için bana namazı çizerek-yazarak öğretti. Namaz için gerekli bütün duâ ve sûreleri ezberletti.

Konya’da ne yaptıysak kalma problemini çözemedik. En sonunda İstanbul’a gittim. Konya’da yaşamak da hayli zorlaşmıştı. Konya’daki hanımlar genel olarak İngilizce bilmedikleri için onlardan dinî bilgiler açısından istifade edemiyordum. Ancak onlardan dikiş-nakış, oya vs. öğrendim. Çeyiz bile yapmaya başlamıştım.

Bir de yaptığım bazı şeylerde hanımlar sadece:

“-Günah!..” diyorlardı.

Ben de acaba “gelenek-görenek” mi, yoksa “Allah’ın kesin bir emri” mi diye soruyordum. Bana kesin bir cevap veremiyorlardı. Hep sabrediyordum. Hemen her gün Mevlânâ’yı ziyaret ediyordum. Süleyman Dede de beni böyle üzgün görmeye dayanamıyordu. Sonunda İstanbul’a gittim.

Binbir Günü Geçen Çileler

İstanbul’a her geliş gidişimde biraz daha rahatlıyordum. Bir ara memleketime de gittim. Ama bir tuhaf olmuştum. Kendimi hâlâ Konya’da zannederek herkese güveniyordum. Birşey aldığımda, paranın üstünü kontrol etmiyordum. Halbuki Anadolu’da insanlar, Allah’tan korktukları için paranın üstünü kuruşu kuruşuna ödüyorlardı. Halbuki mesela Newyork’ta herkes birbirini nasıl kandırabileceğini düşünüyordu. İki dünya arasındaki fark, gece ile gündüz gibiydi.

Âilemin İslâm’ la Tanışması

İlk duyduğunda annem, müslüman olduğuma çok üzülmüştü. Türkiye’de, yabancı bir ülkede tek başıma olmamdan rahatsız oluyordu. Annem her Pazar kiliseye giderdi. Oradaki papaza, benim müslüman olduğumu söyleyince, papaz da benim için Allah’tan af dilemeye başlamış. Eski dinime dönmem için birlikte nice duâlar etmişler.

Ben de annemin hidâyete ermesi için çok duâ ettim, ama bu iş, istemekle olmuyor. Allah’ın takdiri… Peygamber Efendimiz, öz amcasını bile istediği hâlde hidâyete getiremediği gibi…

Memleketimde aradığım huzuru bulamayınca İstanbul’a geri döndüm. Dönüşte bana Kur’ân-ı Kerîm ve Hadis öğretecek hocalar ayarlamışlardı. İngilizce tercüme yapacak birisi de vardı. Âdeta kendimi bir hanımlar tekkesinde bulmuştum. Sorularıma istediğim gibi tatminkâr cevaplar bulabiliyordum. İlk defa Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettim. Kur’ân-ı Kerîm okumayı çok zor öğrendim, bir türlü dilim dönmüyordu. Ama yavaş yavaş, büyük bir sabırla öğrettiler.

Türkiye’de herşeyi yavaş yavaş öğreneceğimi anladım. Yine anladım ki, insanlara ve makamlara takılmamak lâzım!.. Mevlânâ’nın dediği gibi renksiz makama, berrak makama ulaşıncaya kadar hiçbir şeye takılmamak lâzım!..

Süleyman Dede, benim çektiklerimi gördükçe:

“-Bir mevlevînin çilesi binbir gündür. Kızım, senin çilen ne kadar uzun sürdü. Allah seni neye hazırlıyor, bir türlü anlamıyorum!..” diyordu.

Süleyman Dede, bana sık sık:

“-Şu anne-babana mektup yaz; onlar iyi olmasaydı, sen böyle iman edemezdin!..” diyordu.

Türkçe’yi iyice öğrenmiştim. İlk hatmimi indirdikten sonra, hatim duâmda hocam anne-babam için dua etti… Aradan bir hafta geçmemişti ki, Süleyman Dede’yle beraber Amerika’ya dâvet edildik. Orada dört gün kaldık. Oradan da onu, annem ve babamın yeni göçtükleri şehre (Miami’ye-ABD) götürdüm.

Annem-babam, onu görür görmez:

“-Bu, bizim Tevrat ve İncil’de okuduğumuz Süleyman ve İlyas peygamberlerin nûrunu taşıyor.” demişlerdi.

Annem-babam çok bilgili insanlardı; özellikle Tevrat’ı çok iyi bilirlerdi. Onların bu teveccühü de beni Süleyman Dede’ye ayrı bir şekilde bağlamıştı.

Süleyman Dede, orada namaz kıldı. Babam, bizzat yemek yaptı. Herkes onu çok sevdi. Süleyman Dede de, onları Türkiye’ye dâvet etti.

Âilem, 3 yıl sonra Türkiye’ye geldi. Süleyman Dede’yi ziyaret ettiler. Bu vesileyle tanıştıkları Türkleri de çok sevdiler.

Teslim Olmayı Öğrenene Kadar

Süleyman Dede ile tekrar Türkiye’ye döndüm. Bir ara, ona döndüm ve:

“-Ben, daha ne kadar Türkiye’de kalacağım?” diye sordum.

O da:

“-Aklından neden ve niçin sorularını çıkarana kadar!.. Herşeyi sorgulayan Batı kafasından kurtulup teslim olmayı öğrenene kadar…” diye cevap verdi.

Aradan bir hayli zaman geçti. Artık eskisi gibi tereddüt ve endişeler, beynimi kemirip durmuyordu. İşte o zaman Süleyman Dede:

“-Artık gidebilirsin!..” diye izin verdi.

Ama bu sefer de ben gitmek istemedim. Süleyman Dede’ye:

“-Ben, Allah’a gitmek istiyorum, ölmek istiyorum!..” dedim. O ise itiraz etti:

“-Kızım, sen daha otuz yaşlarındasın!.. Evleneceksin, beyine hizmet edeceksin. Allah rızâsını kazanacaksın!..”

Konya’da Hazreti Mevlânâ’nın Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) kutlamasında 17 Aralık 1981’de bir semâ âyini vesilesiyle Cinuçen Tanrıkorur Bey ile tanıştım. Birkaç ay sonra da kendisiyle 28 Ağustos 1982’de evlendim. Sonra öğrendiğime göre, ikamet etmekte olduğumuz evlerimiz birbirine çok yakınmış. Yine beyimin vefatından sonra, günlüğünden okuduğuma göre de, rüyasında ona benimle evlenmesini tavsiye etmişler.

Süleyman Dede, bu evlilikten üç yıl sonra, 1985 yılında vefat etti. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.

Son Olarak Okuyucularımıza Söylemek İsterim ki…

Gençler, kültürünüzden, dininizden ve tarihinizden kaçmayın!.. Bunları öğrenin ve onlarla gurur duyun!.. Eğer sahip olduğunuz bu değerlerden kaçmaya çalışırsanız, yok olmaya mahkum olursunuz. Özünüze dönün.

Değerli okuyucularıma da şunları söylemek isterim. Türkiye’ye ilk defa geldiğim 1976 yılındaki ülkenizle şimdiki Türkiye arasında maalesef çok fark var. Müthiş bir Batı hayranlığı, sizi esir almış. Batının teknolojisini alın, ama onun esiri olmayın. Batının kokuşmuş hayat tarzı; sizin dininizi, âile hayatınızı ve örflerinizi alıp götürmesin!.. Buna izin vermeyin!.. Âile hayatının özenle korunması lâzım… Yaşadığınız toprakların altında bir çok evliyâullâh var. Onlar, sizin en büyük yer altı hazineniz!.. Onların ruhları, bu mekânları muhafaza ediyor. Ama siz de onların kıymetini bilmelisiniz.

Batı dünyası bu mâneviyattan mahrum… Toprakları da, ruhları da, mânevî hayatları gibi kurak ve çorak…

Teknoloji geldi, rahatlık arttı, ama huzurunuz kayboldu. Dışarıda aradığınız huzur, içinizde… Birçok kişi yoga ile meditasyonla o huzuru arıyor. Tıpkı benim İslâm’dan önceki çırpınmalarım gibi… Ben de İslâm’la tanışmadan önce, beyhûde yere huzuru oralarda aradım. Ama nafile… Gelin, siz de değerli vakitlerinizi boş yere kaybetmeyin… Huzuru, bulamayacağınız yerlerde aramayın. Huzur, sizde, sizin içinizde, sahip olduğunuz mukaddes değerlerinizde…

Son söz olarak biz de; bu duygu ve ibret yüklü hayat ve hatıralarını bizimle paylaşan Barihuda Tanrıkorur Hanım’a minnet ve şükranlarımızı sunuyoruz.
Halime Demireşik
Şebnem Dergisi, Sayı 27-28

(1) Allah, duâlarıma mukabele ile bana Pir Vilâyet Han’ı Hindistan’dan, Mevlevî Süleyman Dede’yi de Konya’dan Los Angeles’a getirmişti. Ama âdeta benim de bir emek sarf etmem için de tâ Jamaika’dan Los Angeles’a gelmek zorunda bırakılmıştım.

Share.

Yorum Yazın

Powered by themekiller.com